• https://www.facebook.com/barantursun.v?ref=bookmarks
  • https://twitter.com/BaranTursunVakf

Mehmet Tursun / Makale -"Hakim hakime, mahkeme mahkemeye güvenmiyorsa, bunlara güvenmek bize düşmez"

Mehmet Tursun / Makale
Hakim hakime, mahkeme mahkemeye güvenmiyorsa, bunlara güvenmek bize düşmez!

"Ben artık hakim oldum, lay lay lom, istediğim kararı veririm, lay lay lom" zihniyetiyle karar veren bir yargıc, vermiş olduğu kararın adil ve evrensel normlara uyup uymadığını sorgulamaksızın, 'yargı karar vermiştir, tartışılacak bir konu bulunmamaktadır' söylemi bir aldatmacadan ibarettir. Bu çok yanlış bir yaklaşım olup, adil olmayan bir yargıcın, adil olmayan kararlar vermesini teşvik etmesinden başka bir yaklaşım değildir. Son yıllarda evrensel hukuktan uzak, adaletten uzak verilen kararlarıyla ülke hukukunu nasıl bir çıkmaza soktuklarını ve itibarsız hale getirdiklerini hepimiz şahidiz. Bu kararlarıyla ülke hukukunu itibarsız hale getirmekle kalınmamış, aynı zamanda adaletten ve hukuktan uzak verilen kararlar sonucunda hazineyi de milyonlarca lira tazminat ödemeye mahkum ettirmişlerdir. Bizim vergilerimizin çok önemli bir bölümü yargının hukuksuz kararlarından dolayı ödenen tazminatlara gidiyor, bunun kabul edilir bir yanı bulunmamaktadır.

Devlete karşı ve devletin işlediği suçlara yargının farklı bakışı:
Ankara Üniversitesi, Hukuk Fakültesi'nden Mithat Sancar ile Eylem Ümit'in yaptığı araştırmada 51 hakim ve savcıya devlete karşı işlenmiş suçlar ile devlet görevlileri tarafından işlenmiş suçlara yargının yaklaşımında bir farklılaşma olduğu eleştirileri hatırlatılıp, "sizce yargıda böyle bir eğilimden söz edilebilir mi" sorusuna yüzde 45 oranla "Evet, maalesef var" cevabı gelirken, yüzde 24 oranla da "Evet, olması da lazım" cevabı gelmiş.

Devlete karşı ve devletin işlediği suçlara yargının farklı bakışı, Türkiye'de yargının düştüğü açmazı ve itibarsızlığı beraberinde getiriyor. Yargı, evrensel hukuktan ve adaletten uzaklaştıkça toplum vicdanında itibarsızlaşıyor. Toplum vicdanını bir tarafa bıraksak bile, kendi aralarında dahi bir güven bunalımı yaşandığı günümüzde mahkemenin mahkemeye, yargıcın yargıca güvenmediği bir ortamda vatandaşların bunlara güvenmesi gerektiğini söylemek, vatandaşa hakaretle eş değerdedir.
Hakim, hakime güvenmiyorsa, biz vatandaş olarak, o hakime neden güvenelim?

Davalı Devlet olduğunda, Adaletin terazisi de devletten yana dönüyor. Yaşam hakları ihlal edilenlerin davalarına ve seyrine baktığımızda hukuksuzluk ve adaletsizlik olağan hale getirildiğini ve bunun da yargı eliyle yapıldığını görüyoruz. Türkiye'de yargı tuhaflıkları, yargının içine düştüğü çelişkileri sıralarsak ülke hukukunun düştüğü durumun hukuk açısından utanç verdiğini söylememiz yersiz olmaz.
Devlet görevlisi cinayet işliyor, bu görevlinin görevde olması veya olmaması yargı için önemli değildir, hak ihlalinde bulunanın bir devlet görevlisi oluşu, davanın cezasızlıkla sonuçlanması için en önemli bir nedendir. Gerek taşrada gerekse büyük merkezlerde bunu sıklıkla görebiliyoruz.


"bu devlete karşı yapılmış, buna mutlaka fazla ceza ver, mümkün oldukça daha büyük ceza verelim" eğiliminde ki yargıçların adalet ve hukuk adamı olduğunu söylemek çok zordur, yargıcın bu zihniyetine karşı kendini güvende hisseden varsa beri gelsin.

Anadilinde şarkı söyleyeni öldürmek yargıya göre suç değildir:
Devlet görevlilerinin ‘hami' olarak gördüğü ‘Yargı tuhaflıkları' ancak Türkiye'de rastlaya bileceğimiz bir talihsizliktir. Türkiye'de yargı, hak ihlallerinde bulunan devlet görevlilerinin sığındığı bir liman olarak algılanmaktadır. Aynı zamanda siyasi kavgalar da saf tutacak kadar hoyrat bir siyasi güç olma yoluna girmiştir. Hoyrat yargının itibarsızlığı bu günden başlamadı, on yıllardan beri süregelen bir itibarsızlık zinciridir bu.

Öyle ki, eğlence programlarında anadilinden bir şarkı söylemenin, bir şarkı istemenin bile yargıya göre bir suç ve ayıp niteliğinde olmalı ki, bu neviden cinayet davaları bile genellikle cezasızlıkla sonuçlanıyor.

Yıl 1992, yer İstanbul, Kürtçe şarkı söylediler diye, polis tarafından öldürülen Kemal Karatay ve Ali Haydar Alpdoğan davası:

Yıl 2010, yer Ankara, Kürtçe şarkı istedi diye, polis tarafından öldürülen Emrah Gezer davası. Emrah Gezer'in davası devam etmekte, henüz yeni. Sonucunu tahmin edebiliriz.

Açılım maçılım hesabı yapanlar, sırf anadilinden bir şarkı söyledi diye, İstanbul'da 1992 yılında polis tarafından öldürülen Kemal Karatay ve Ali Haydar Alpdoğan davasının akıbetinin ne olduğu konusunu merak ettiler mi?
Anadilinden bir şarkı istemenin, bir şarkı söylemenin halen ölümle sonuçlanan bir ülkenin Başbakanı, Bakanı ve yetkilisi olmak nasıl bir duygu olduğunu, hep merak etmişimdir.
Eğlence programında Kürtçe şarkı söyledi diye, Kemal Karatay ve Ali Haydar Alpdoğan'ı öldüren polis, sizce ne ceza aldı?
Unutmadan söyleyelim; Hiç bir ceza almadı, beraat etti.

Anadilinden bir şarkı söylemenin, bir şarkı istemenin bedeli ölüm mü olmalıdır? Bunun dışında başkaca, suçsuz günahsız çocuklarımızın canına kıyan ve bu kıyımın cesaretini yargının cezasızlık utancı dediğimiz kararlarından alanlar pervasızca çocuklarımıza kıymaya devam etmiyorlar mı?

Yargı, işkence, yargısız infaz gibi politik niteliği bulunan insan haklarının ağır ihlallerinde bulunan sorumlulara dokunduğuna şahit olmadık, hemen her gün kamuoyunun dikkatinden uzak, çoğu kere sıradan uyuşmazlıklarda bile, davalı Devlet veya onun memuruysa taraf tuttuğunu ve davaları cezasızlıkla sonuçlandırdığını görmekteyiz.

Bir tarafında devletin bulunduğu ya da konu bakımından devletin ilgili olduğu varsayılan hak ihlalleri davalarında verilen kararların büyük bir kısmı, evrensel değerlerden uzak, insani değerlerden uzak, kendi içine kapanık, pısırık, korkak ve aynı zamanda devletçi anlayışın ürünü olduğu, dolayısıyla ulusal üstü insan hakları belgeleri karşısında ihlal ve utanç olduğu, biz biliyoruz da yargıçlarımız neden bilmiyor?

-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne götürülen davaların büyük oranda 'ihlal' kararıyla sonuçlanması hukukçuları, hele karar verici hukukçuları derin derin düşündürdüğü söylemek olasımı dır?

- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne intikal etmiş, sözgelimi her 10 davanın 9'u ihlal kararıyla sonuçlanmışsa verdiği kararıyla buna sebep olan hakim, kendini sorgulaması gerekmez mi?

-Dağıttığım adalet adalet değilmiş, demesi gerekmez mi?

-Erdemli bir hakim ise, nerede hata yapıyorum, demesi gerekmez mi?

-Ben maddi gerçeğe uygun olmayan ve masumu cezalandıran, suçluyu aklayan kararlar veriyormuşum; yargıç olarak bu süreçte benim sorumluluğum nerededir ve nedendir, demesi gerekmez mi?

Bu tür davalara bakan yargıçların kendi gözlerine, kendi gözlerinin ta derinliklerine, hukukun evrensel ilkelerini düşünerek ve 'vicdan' denilen o derin kavramla bağlantı kurarak bakmaları lazım değil mi?

Yukarıdaki soruların benzerlerini hem kendilerine hem de yapısal olarak kendi kurumları için sorabildiklerini de düşünmüyoruz, devletçi yargıç öyle düşünür mü?

Dolayısıyla eğer suç değilse, kendi tarafımızdan;
Taraflı hakime güvenmediğimizi,
Taraflı yargıya güvenmediğimizi,
Taraflı hukuk sistemine güvenmediğimizi, ilan etmek istiyoruz.

Hukukun üstünlüğü ilkesi yaşam bulmadan demokrasiyi inşa etmek ve yaşatmak mümkün değildir. Zira, insan hakları ve demokrasi hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda yön bulmadıkça, tıpkı hakimin hakime, Mahkemenin mahkemeye, savcının savcıya güvenmediği gibi biz de bunlara güvenmiyoruz.

26.03.2010
Mehmet Tursun
Uluslararası Baran Tursun Vakfı
www.baransav.com
tursan1@gmail.com
www.silvanmucadele.com

 

 



6117 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın