• https://www.facebook.com/barantursun.v?ref=bookmarks
  • https://twitter.com/BaranTursunVakf

Doç Dr.Kerem ALTIPARMAK Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi

Gerçekten de iddia edilenin aksine Tasarının Kürt sorunundan, faili meçhullere, LGBT haklarından, özelleştirmelere, geçmişle yüzleşmekten, işkenceye Türkiyenin hiçbir hassas sorununa çözüm getirmesi mümkün gözükmemektedir.


Ulusal insan hakları kurumları, uluslararası örgütlerin de yoğun desteğiyle uluslararası insan hakları standartlarının ulusal hukukta uygulanması bakımından önemli bir köprü görevi üstlenmektedirler. Uluslararası koruma mekanizmalarının kaçınılmaz krizinin bu rolde büyükpayı vardır. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi gibi bölgesel mekanizmalar içinde giderek artan bu rol, BM Sözleşmelerinin yürütülmesinde ulusal kurumlara rol verilmesi ile yeni bir nitelik kazanmıştır.

Bununla birlikte, devletin kurduğu ve mali yükünü karşıladığı ulusal kurumların gerçekten hedeflenen sonuçları sağlayabileceğine dair şüpheler bertaraf edilememiştir. Ulusal insan hakları kurumları kurarak, Devlet yapısı içinde insan hakları taleplerini duyurmanın asli nedeninin devlete karşı sosyal grupları güçlendirmek olduğu ancak bu kurumların insan hakları sorunlarını ‘bürokratikleştirerek' devlet kontrolünü artırma tehlikesini taşıdığı haklı olarak ileri sürülmüştür. Gerçekten de ulusal insan hakları kurumları, düşünülenin aksine sivil toplumun sönümlenmesinin en güçlü araçları haline gelebilmektedirler.


Türkiye'de kurumsallaşma çalışmaları bu garip paradoks açısından çarpıcı bir örnek sunmaktadır. Kağıt üstünde başta AB olmak üzere uluslararası örgütler, insan haklarının korunması ve desteklenmesini güçlendirmek için sivil toplumu içeren mekanizmalar kurulması konusunda talepler dile getirmektedir. Elde edilen sonuç ise ilan edilenin tam tersidir.

Farklı insan hakları ulusal mekanizmaları arasından bu yöntemin neden seçildiğinin hiçbir gerekçesi bilinmemektedir. Oysa kurumsal yapıların seçiminde hükümetin tek taraflı kararı ile değil sivil toplum tarafından ya da sivil topluma danışılarak yapılması gerektiği hep vurgulanagelmektedir. Sonuçta sivil toplum sürecin tamamen dışında bırakılmakta, ulusal kurum Türkiye-AB pazarlığının bir parçası haline gelmektedir.

Kurulacak kurumun AB tarafından desteklenerek akredite olması halinde sivil toplumun zaten daralmış mücadele alanı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Çünkü var olmak için yeni oluşturulan mekanizmaların bir parçası haline gelmesi, yani devletleşmesi istenecektir.


Benzer bir paradoks demokratikleşme açısından söz konusudur. Hükümet yıllardır süren bir çalışmayı "Demokratik Açılım"a eklemlemiş ama süreci tamamen antidemokratik araçlarla yürütmüştür. Gerçekten de iddia edilenin aksine Tasarı'nın Kürt sorunundan, faili meçhullere, LGBT haklarından, özelleştirmelere, geçmişle yüzleşmekten, işkenceye Türkiye'nin hiçbir hassas sorununa çözüm getirmesi mümkün gözükmemektedir.

2000li yıllarda daha zayıf il-ilçe kurulları, İnsan Hakları Başkanlığı ile denenen sivil toplumu soğurma yöntemi şimdi çok daha güçlü bir dalgayla ve uygun bir atmosferde geliyor. Sivil toplum köprüden önce son çıkışı gerçekleştiremezse herşey için çok geç olabilir.

Raporun tümü../upload/dosyalar/Kopruden_son_cikis.pdf



2637 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın